yazar-melisa küçükistanbul

TÜRKİYE’ DE KENTSEL KORUMA

Tarihi çevremizi oluşturan ana etmen geçmişteki uygarlıklardan bize miras kalmış yerleşme ve kalıntılardır (Ahunbay, 2017). Bu mirası oluşturan soyut ve somut öğeler, bir bütün olarak değerlendirilmeli ve korunmalıdır. Tarihi çevrelerde karşılaşılan bir yapı, aslında sadece mimari bir eser değil; aynı zamanda, dönemin sanat anlayışını ve yapım tekniklerini de içinde barındıran bir belgedir. Aslına bakılırsa, tarihi çevre, doğru korunduğunda, aktif olarak kullanıldığı dönemin yaşam koşullarını, yapı malzemelerini ve yapım tekniklerini ve hatta bölge halkının geleneklerini bile bize yansıtabilen bir açık hava müzesi olarak görülebilir (Ahunbay, 2017).

Çevre Koruma Kavramının Oluşumu
Tarihi çevreyi koruma kavramı ülkemize ancak 1960’lı yıllarda giriş yapabilmiştir (Kuban, 2001). Avrupa’da ise bu tarih 19. yüzyıla kadar uzanmış ve ll. Dünya Savaşı’ndan sonra da hız kazanmıştır. 1964 yılında somut adımlar atılarak Venedik Tüzüğü oluşturulmuştur. 16 maddelik bu tüzüğün “çevre” koruma açısından önemi, daha ilk maddeden “tarihi anıt” kavramına, kentsel ve kırsal yerleşmelere değiniyor olmasıdır.

Ne yazık ki, bu tüzük ülkemizde Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunca benimsenmiş olsa da, uygulama kısmında “koruma”ya yönelik amaçlar tam olarak hayata geçememiştir. Bunun sebebi, dönemin yasalarının “çevre koruma” kavramına açık olmaması, tarihi çevrelerdeki yapıların tek tek tescilleniyor olmasıydı; ki bu da tüm yapıları kapsamıyordu. Bu durumda, korumaya yönelik olmayan imar planlarıyla ciddi tahribatlar söz konusu olmuştur (Ahunbay, 2017).


Türkiye’de tarihi çevrenin korunmasını sağlayan yasalar ancak 1970’lerde oluşmaya başlamıştır. Öğretim üyeleri, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, UNESCO, ICOMOS, Avrupa Konseyi gibi kuruluşların kampanyaları ile desteklenen bu süreç, 1973’te 1710 sayılı Eski Eser Kanunu’nun çıkarılmasına destek sağlamış; bu sayede tarihi çevreler yasalarca bir bütün olarak korunabilme hakkına kavuşmuştur. Ancak bu ve bu gibi yasalar, halkın katılımı olmadan amacına ulaşamaz. Devletin yeterli maddi ve teknik destek sağlamaması, eski evinin yerine apartman yaptırmak isteyen halkı koruma kararlarına katı bir tutum sergilemesi ve yine koruma kavramına negatif bakmasına sebep olmuştur (Ahunbay, 2017).

Tarihi Çevreyi Korumaya Yönelik Çalışmalar
Koruma süreci genel hatlarıyla, arkeologlar ve sanat tarihçileri, mimarlar ve kent plancıları, sosyologlar, ekonomistler, çevre bilimciler ve peyzaj mimarları gibi uzmanlarla birlikte yürütülen disiplinler arası bir çalışmadır. Elbette, şehrin merkezinde yer alan ve günümüz şartlarına uyum sağlayamayan kentsel sit alanları, bölge sakinlerinin yaşam kalitesini en azından standartlara çekmek amacıyla yenilenir ve günümüz gereksinimleri bölgeye entegre edilir. Ancak bu devrede yine halkın katılımı ve bilinçli olması gerekliliği ön plana çıkar, çünkü her ne kadar gerekli koşullar sağlansa da bölgenin ruhunun ve birikimlerinin bozulmaması gerekliliği daima ön plandadır ve bu şartlar altında bölge sakinlerine yeterli park alanları, bireysel tadilat izni ve geniş araç yolları sağlanamamaktır. Bu noktada, bölge sakinlerinin bilinçli olması ve aslında bunun bir kısıtlama değil, tarihi değer ve birikimlerimize sahip çıkmamız için bir gereklilik olduğunun farkında olması asıl olandır.

Koruma planlaması belirli aşamalara ayrılır. Her bir aşama, bir sonraki aşamaya kaynaklık eder. Süreç ilk olarak saptama ve belgeleme çalışmaları ile başlar. Bu aşama, korunacak olan miras alanının tam olarak saptanmasını içerir. Bölge saptandıktan sonra, hamam, çeşme, dini ve ticari yapılar, çarşılar, yol döşemeleri, varsa sokağı çevreleyen duvarlar, meydanlar hatta ağaçlara kadar uzanan, o bölgede kültürel mirası yansıtan her türlü varlık için envanter kaydı oluşturulur. Burada amaç, daha sonra yapılacak değişikliklere önlem olarak bir arşiv oluşturmak ve varlıkların tescillenmesi için yasal sürecin başlamasına olanak sağlamaktır. Bir sonraki aşama, çevre analizidir. Bu aşama, bölgeye dair her türlü bilginin 1/1000 ölçekli haritalara işlenmesini gerektirir. Bu, yapılarla ilgili olduğu kadar, altyapı, çevre koşulları, trafik, hatta demografik ve sosyolojik verilere kadar içeren detaylı bir çalışmadır. Bu çalışma da tamamlandıktan sonra, rölöve ve tipoloji çalışmalarına başlanır. Bölgenin sağlıklılaştırılması için 1/200 ölçekli rölöveler oluşturulur. Onarılması gereken yapılar için bu ölçek 1/50’ye çıkar. Bu çizimler üzerinden onarım gerektiren yerler kolayca saptanır. Fakat, yıkılmış veya kısmen yıkılmış yapılar için durum tipoloji çalışmasını gerektirir. Bu noktada, yapının çevresindeki yapılar incelenebilir, geçmişe dönük fotoğraf ve eskizler araştırılabilir. Hiç birine erişilemiyorsa, bu, yapıyı çevreye uygun olacak ve bölgenin geleneklerine göre inşa edilecek bir yapının yeniden inşa edilmesini gerektirebilir. Tüm bu aşamaların tamamlanmasının ardından, onarım ve yenileme çalışmaları başlar. Bu aşamada asıl olan genel karakteri bozmadan onarmaktır; ki bu da müdahalelerin sınırlı kalmasını gerektirir. Özgünlüğe dokunmamak daima birinci plandadır. Bu aşama onarmayı ve belki yapının sağlıklılaşması için gereken eklemeleri içerdiği kadar, sonradan yapılan ve geleneksel dokuya zarar veren eklemelerin kaldırılmasını da içerir. Bu eklemeler yapılar üzerinde olabildiği kadar, elektrik direği, antenler, ilan panoları ve maalesef ticari mekanların tabela ve reklamları da olabilmektedir. Bu durumda, tüm bunlar kaldırılarak, bölgeye özgü olan doku ve sokak mobilyalarının ön plana çıkarılması gerekir. (Ahunbay, 2017)

Türkiye’de Koruma Yaklaşımı
Günümüz Türkiye’sinde kentsel koruma planlamasının çeşitli nedenlerle amacına ulaşamadığı durumlar oluyor. Kentleşme gittikçe artıyor ve bu da eski düzenin gereksinimlere yanıt verememesine sebep oluyor. Büyük kentlerin kültürel mirasları yok olma tehlikesiyle baş etmeye çalışıyor. Toprak kullanımı, sanayi yerleşimi, ulaşım planı ve hatta nüfus hareketlerine kadar uzanan geniş kapsamlı bir plana ihtiyaç var. Bazı durumların göz önünde bulundurulmaması (veya bulundurulmak istenmemesi) tarihi kentlerin tam anlamıyla bir deneme tahtasına dönüşmesine sebep oluyor. Ayrıca bu sadece planlama uzmanlarının yönetiminde olan bir durum değildir. Türkiye gibi, kültürel ve tarihi mirası böylesine zengin bir ülkenin planlama uzmanları kadar idarecilerinin de bu konularda bilinçli olması gerekiyor. Korunmaya değer görülen bölgelerin olası bir tehlikeye maruz bırakılacağı durumlarda bu bölgenin zenginliğinin neye dayalı olduğu, onu diğerlerinden ayıran ana etmenlerin ne olduğu, günümüze ne taşımış olduğu ve hepsinden önemlisi bu taşınan değerlerin bir bütün olarak günümüz kent vizyonunda neyi ifade ediyor olduğu gibi soruları mutlaka değerlendirmeliyiz (Kuban, 1960). Günümüze kadar olabildiğince az müdahale ile gelmiş ve hala oluştuğu dönemdeki doku ve ruhu yansıtabilen kentlerin korunmasını, kültürel tutuculuk olarak değil, kültürümüzün kimliğini yansıtan değerlerin yaşamaya devam etmesini ve toplumsal belleğin olabildiğince az hasar görmesini sağlamak amacıyla yapılan bir eylem olarak görmek daha doğru olacaktır.